Dünyadaki en büyük cesurca davranış nedir biliyor musunuz? Bütün olumsuzluklara karşın olumlu düşünmeye inat etmek!

Yeşil Dokunuş ( Mart 2012)

Web sitemde istediğini arayabilirsin

29 Temmuz 2013 Pazartesi

0 Hayatımın ve dünyanın boşluğu

                Sesler ve rüzgâr, oturduğum sandalyede bir şeyler hatırlatmak için uğraşıyor bana. Hatırladığım bu şey, bir esinti. Esintiden öte bir boşluk. Yaşadığım bu boşluk, seneler önce askerde yine bir sandalyede hissettiğim garip ve gizemli anlardan bir tanesi sanki. Hissetmek istediğim, duymak istediğim, anlamak istediğim veya anlatmak istediğim bir histen öte bir şey. Tenimi hafif bir rüzgar okşarken sağdan soldan esen tertemiz rüzgarın ince dokunuşları tenimdeki tüyleri okşarken yüreğimin hatırlattığı şey, o garip şey buraya gelirken yakındığım o içimden gelen sessiz çığlık sanki.
       Buradayım; çünkü yalnızlık bir türlü geçmeyen acı gibi. Buradayım; çünkü hatırlamak istediğim, kendini hatırlatan o malum geçmişim var. Arkama dönüp bakıyorum. Kandırmacaları çözmek için. Çözmek mi çözebildiklerin sınırı ya da çözemediklerinin sınırı ne ki? O şekilde ya da bu şekilde bir şeylerin seni kandırmak için her zaman bekliyor. Hiç unutmuyorum yüreğime acı veren bazı yaraları. ilk kandırılmışlığımı ne zaman yaşadım bilmiyorum ama şuan okunan ezan o ilk kandırılışım olmasa bile, ilk defa o kandırılışa nasıl hazırlandığım aklıma geliyor. Bugün telefon ettiğim babam için bir gece bütün kalbimle dua etmiştim. O dualara hep devam ettim. Gökteki yüce yaradanın bir gün onu içindeki esaretten kurtaracağını umarak. O gece hiç unutmam bir rüya görmüştüm. Onu iyi edeceğini düşündüğüm bir rüyaydı bu. Bu rüyaların ardı arkası asla kesilmedi, yıllarca sürdü. Babam hep aynı kalırken bu sefer hayat beni bir kafesin içine alıyordu; hiç acımadan. Yalnız kaldım, hasta kaldım, hayat hiç acımadan benle oynamaya devam etti. Oturduğum bu sandalyenin askerliği hatırlatması doğaldı. Aynı askerdeki gibi bir kafesteydim. Sanki soluduğum hava bile o günden kalma bir titreşimdi. Askerliğimin üzerinden tam yedi yıl geçmiş ama halen unutmamıştım orayı tuhaf. Nasıl unutabilirim ki belki de çocukluğumdan beri ilk defa bu kadar çok çam ağacını bir yerde görmüştüm. Kendimi bildim bileli her gece rahatça nefes aldığım bir yerde bulmuştum kendimi; ancak kafes sonuçta bir kafesti. O zamanda darılıyordum ve şimdi darılıyordum. Bulunduğum parkın bahçesine gelirken insanların boşluğundan dert yanıyordum. Bilgisizliğinden, cahilliğinden. Basit şeylerin onların ilahları olduğu gelime aklıma. Bunları düşündükçe bir şeylere kızıyordum. Belki de kendimi üstün görmem kimi zaman bu yüzdendi ama benim istediğim neydi? Onlara kızmamdaki sebep neydi. Şu an yalnız hissetmem mi kendimi veya bir gece bir şehirde kokladığım çiçeğimden uzak oluşum mu? Beni kızdıran şey belki de basit insanlardaki, küçümsediğim insanlardaki o rahatlıktı. Rahat değildim. Bu rahatsızlığım hücrelerimden isyan eden bir yakarıştan çok benliğimin bir hapishane içinde olmasıydı. Hayat beni olabildiğince kısıtlıyordu. Aşk, iş, hayat ve büyüklerimin durumu derken içinde bulunduğum hapishane beni daha da etkiliyordu. Bunları yazarken gülümsedim. Rüzgar hafif hafif eserken yine yanlış düşündün diyordu kalbimin sesi. Aslında o basitlik, sahip olmak istediğin o rahatlık insanı bitiren şey değil miydi? Biraz önce yolda avare avare gezerken rastladığım o insanlar hakkında kafamda birtakım düşünceler yaratmıştı. Tek tek bu insanların hayatların dalamasam da toplum denince neyin ne olduğunu görüyordu insan. Farklı olmak kimi zaman en iyi meziyet oluyordu bu toplumda. Farklılığımız başkalarından ayrı düşünmek; toplumun kendisi değil, birey olmaktı belki. Birey olmak için, özgür olmak için, sadece kendim diyebilmek için değil de toplum olabilmek için yaşıyordu çoğunluğumuz.
       Başkalarında gördüğümüz için evleniyorduk, başkaları çocuk sahibi olduğu için çocuk yapıyorduk,  yaşmaktan zevk alacak işler değil de yaşamamızı mahf edecek bol paralı işler peşinden koşuyorduk, yalnız kalmamak için nereden çıktığı belli olmayan seni en ufak şeyde satacak dostları buluyorduk ya da kenarda bir yerde tutuyorduk. Bunların üstüne günlük yaşamımızda bizi esir eden teknoloji, sanal dostlar ekleniyordu. Bazen bütün bunlara gerek kalmadan aynı bende olduğu gibi hayatın garip tuzakları eklenip yaşamınıza engel olunca bir kuştan, sağımdaki solumdaki ağaçlarda bulunan tırtıllardan belki de pek bir farkımız kalmıyordu. Aynı onlar gibi en kıymetli organımız beynimizi kullanamıyorduk. Onların doğal mekanikliğine ve sıradanlığa farklı yollardan eskiden olduğu gibi yeniden sahip oluyorduk. 

Düşünmeyi unuttukça bir parçamız olan o doğadan koptukça içimizdeki insanlığı bir kenara ittikçe hayatın dişlileri bizi çiğneyip bir kenara atar her zaman. Hiçbir şeyden haberimiz olmadan, hiçbir şeyi düşünmeden sorgulamadan yok olup bazılarımız. 

        Düşünmeyi unuttukça bir parçamız olan o doğadan koptukça içimizdeki insanlığı bir kenara ittikçe hayatın dişlileri bizi çiğneyip bir kenara atar her zaman. Hiçbir şeyden haberimiz olmadan, hiçbir şeyi düşünmeden sorgulamadan yok olup bazılarımız. NE yazık ki çoğunluğumuz bunu göremiyoruz. Hayatın ve bilincin farkına varmadan ölüp gidiyoruz.Her yeri saran o boşluk içimize girmek için uğraşmıyordu, belki de içimize biz davet ediyorduk onu. Bu boşluğa kapıldıkça ruhlarımız özgür olmak yerine daha da köle oluyordu belki de. Bunları düşünürken ister istemez halimden memnun olmam gerektiğini aklıma getiriyordum. Halimden memnun olmalıydım. Memnun olmalıydım değil mi ama nasıl olabilirdim ki sonuçta ben bir insandım. Benim kendimi farklı görmek yerine biraz olsun basit olmaya ihtiyacım vardı. Bazen tırtıllar gibi, böcekler gibi aklımı kullanmamaya hayatın içinde yok olup gitmeye özlemim vardı. Çam ağaçlarının arasında hafif bir rüzgâr tenimi yine hafiften okşuyordu. Rüzgâr çamlarından arasından hafif hafif ses çıkararak esiyordu. Eskiden olsa belki de bu esintilere perilerin çıkardığı uğultular diyecektim. Şimdi perilere, büyülere görmediğim bilmediğim şeylere ancak bir düş olarak, bir sezgi olarak bakan o ruhsuzlardan biriyim belki de. Büyümenin getirdiği o ruhsuzluk çocukluğumdaki efsanevi şatoları yerle bir etmişti anlaşılan. Bu yazıyı yazarken yazıyı yazdığım andan itibaren var olan çocuk parkındaki salıncakların sesleri,  gizemli esintilerle birlikte esaretimi biraz olsun hafifletiyordu. Masadan kalmayı düşünürken deli cesaretimle bir şeylerden yine emindim. Yolda gördüğüm her insan hakkında yine bir şeyler düşünüp hayatın hakkında çok bilmiş yorumlar yapacaktım. Kim bilir bir gün oturduğum bu sandalyeye gelip yine askerlik yaparken kışlanın bahçesinde oturup geceyi dinlediğim o dakikalar aklıma gelecekti.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder